« Önceki |

25/7/2007

Bel Ağrıları

Genel Bilgi …
- Disk ile ilgili problemler. Omurlararası disklerde fıtıklaşma en sık olarak 4-5. bel omurlarının hizasında ortaya çıkar ve o bölgede sinir sıkışmasına sebep olur. Siyatik siniri oluşturan bölgede bir sıkışma olursa bu genelde siyatik ağrısı olarak tarif edilen , öksürmekle , hapşırmakla , arabada seyahat ederken ve öne eğilmekle artan, bacağın arka kısmından ayağa kadar yayılan, bıçak saplanır gibi bir ağrıya sebep olur.

- Faset eklemlerde dejenerasyon. Faset eklemlerdeki genişleme veya ödem olması omurilik sinirlerini omurilik kanalında çıktığı noktalarda sıkıştırabilir. Bu da ağrıya sebep olur. Sinir sıkışması olmasa bile belin arkaya bükülmesi sırasında veya belin sağa sola eğilmesi sırasında olan , gece yatakta dönerken daha da artan ve bel fıtığındaki ayaklara kadar yayılabilen ağrının aksine bacakta dizlerin altına genellikle yayılmayan şiddetli bel ağrısına sebep olabilir.
- Spondiloz. Omurlarda ve diskteki genel dejenerasyona spondiloz denir. Omurilik sinirlerinin çıkış noktalarında darlığa ve sinir sıkışmasına sebep olabilir.
- Spondilolistezis - Omur kayması. Bir omurun diğer omurun üzerinden öne doğru kaymasıdır. % 80′i L5-S1 arasından olur.

- Spondiloliz. Omurların üstüne binen tekrarlanan yük ve travmaların sonucu olarak özellikle gençlerde ve jimnastik yapanlarda daha sık olarak görülen , belin geri hareketiyle artan ve öne eğilmekle azalan ağrıya sebep olur.
- Omurga kırıkları. Travmalara veya yaşla beraber osteoporoza veya tümörlere bağlı olarak omurga kırıkları olabilir.
- Spinal stenoz - Omurilik dar kanalı. Omurilik kanalındaki bir daralma yürüme veya hareket sırasında ortaya çıkan bel ve bacak ağrısına ve belirli bir mesafeyi yürüdükten sonra ortaya çıkan bacakta oluşan güçsüzlüğe ve bazen de topallamaya sebep olabilir. Bu şikayetler genellikle dinlenmekle geçer. Bu bulgulara ‘vitrin arazı ‘ da denir. Genelde görülme sıklığı yaşla beraber artar. Ağrı, daralan sinir kanalında sinirin ve siniri besleyen damarların sıkışması sonucu ortaya çıkar.
- Myofasyal ağrı. Kaslardaki tetik nokta denen ağrılı noktalar bele yayılan ağrıya sebep olabilir , bel fıtığında görülen ağrı ile karışabilir. Basit muayene yöntemleri ile genelde tanı konabilir.
- Sakroiliit . Leğen kemiklerinin kuyruk sokumu ile yaptığı eklem bölgesinden kaynaklanan ağrıya sebep olur. Eklem üstüne bastırmakla ve özel muayene yöntemleri ile eklem grafileri ile tanı konur.
- Bel Ameliyatı Sonrası Ağrı Sendromu Bel ameliyatı olan hastaların %5 ile % 15 ‘inde ağrı şikayetleri geçmeyebilir veya ameliyat öncesinden daha fazla olabilir. Bu ağrı , ameliyat bölgesindeki yapışıkların sinirleri sıkıştırmasına bağlı olabileceği gibi omuriliği saran araknoid zarındaki kalınlaşmalara da bağlı olabilir.
- Çocukluk çağı . 10 yaş altında bel ağrısında disk iltihabı , tümörler , damarsal anomaliler ve osteomyelit yani kemik iltihabı akla gelebilecek olasılıklardandır. 10 yaş üstündeki çocuklarda disk kayması , bel fıtığı , jüvenil kifoz ( Scheuermann hastalığı ) ve tümörler akla gelir.
- Yansıyan ağrı . Böbrek taşı , aort anevrizma ruptürü gibi durumlarda oluşan ağrılar da bel bölümünde hissedilebilir.
2) Genel sebepler:
- Tümörler:
1- Kemikle ilgili olanlar . En sık olarak bir tür kan hastalığı olan Multipl Myelom gelir.
2- Metastatik - Bir kanserin yayılması ile ortaya çıkarlar . Meme , prostat , akciğer , böbrek ve tiroid kanserleri kemiğe yayılım gösterir.
- Çeşitli nedenler : Metabolik kemik hastalıkları , epidural enfeksiyon , vaskülitler.
3) Nörolojik sebepler:
- Myelopati , omuriliğe bağlı hasalıklar.
- Şeker hastalığı gibi hastalıklara bağlı bel sinirlerinde rahatsızlık
- Nöropati , Multipl Skleroz ( MS ) ve benzeri hastalıklar
- Kas hastalıkları
Tanı
1) Fizik muayene.
- Omurganın genel görünüşü . Doğumsal anomaliler , omurga eğrilikleri , ağrıya bağlı eğrilikler veya tutulmalar saptanır.
- Hareket muayenesi . Öne eğilmekle , yanlara eğilmekle , sağa sola dönmekle ağrı olup olmadığı saptanır. Hastanın parmak uçlarında ve topuklarının üstünde yürümesi istenerek ilgili kaslarda kuvvetsizlik olup olmadığı saptanır.
- Nörolojik muayene ve kas kuvveti muayenesi . Çeşitli hareket ve manevralarla hastanın her hangi bir omurilik seviyesinde sinir sıkışması olup olmadığı anlaşılmaya çalışılır. Yine aynı muayene yöntemleri ile ağrının bel omurları ve disk kaynaklı mı olduğu , yoksa bel kaslarından ya da kalça ekleminden kaynaklanıp kaynaklanmadığı anlaşılmaya çalışılır. Hastanın belirli omurilik sinirleri tarafından kontrol edilen kaslarında kuvvetsizlik olup olmadığı ya da gene belli sinirler tarafından düzenlenen reflekslerde ( örn. diz kapağı refleksi L-4 siniri ) kayıp olup olmadığı muayene edilerek anlaşılmaya çalışılır.

2) Tanı yöntemleri.
- Bel grafileri . Genelde sadece kemik yapı ile ilgili sınırlı bilgi verir. Kemik kırıkları , omurlarda kaymalar ve eklemlerdeki problemler konusunda aydınlatıcıdır.

- Manyetik rezonans - MR . Tüm bel bölgesi ; kaslar , bağlar , omurilik , disk , omurilik zarları , disk fıtıkları ve sinir basıları , faset eklemlerle ile ilgili çok ayrıntılı bilgi verir.

- Bilgisayarlı tomografi - BT . Kemik yapılar ile ilgili en ayrıntılı bilgi tomografi ile edinilir.
- Laboratuar tetkikleri . Rutin testler dışında özel romatolojik hastalıklara özgü testler ; romatoid faktör ( RF ) , anti-nükleer antikor ( ANA ) , sedimentasyon , CRP , tam kan sayımı , Multipl Myelom için protein elektroforezi gibi testler yapılabilir.
- Elektromyografi - EMG . Kaslardaki sinir iletimini ölçerek herhangi bir sinire bağlı problem olup olmadığını gösterir. Şeker hastalığına bağlı sinir hasarı , sinir sıkışmasına bağlı sinir hasarı ayrımında , olayın süresinin yaklaşık olarak belirlenmesinde faydalı bir testtir.
Tedavi
- Yatak istirahati. 2 - 3 günü geçmemeli ve erken dönemde gündelik yaşama geçme ve egzersizlere başlama sağlanmalıdır. Belirli hareketlerle ağrılarda artma oluyorsa o hareketler kısıtlanmalı , bel korunmalı ama yatağa bağımlı hale gelip günlük aktiviteler kesintiye uğratılmamalıdır.
- İlaç tedavisi. Non-steroid anti-inflammatuar ilaç grubu , ağrıyı ve oluşan inflammasyon yani yangıyı azaltırken, uygun şekilde ve doktor kontrolü olmadan kullanıldığında ciddi yan etkilere sebep olabilirler. ( Örn. Mide kanaması , böbrek yetmezliği )
- Epidural Steroid Enjeksiyonları ve diğer Girişimsel Ağrı Tedavi Yöntemleri .
1) Epidural steroid enjeksiyonu :
Özellikle bel - boyun fıtığına bağlı sinir sıkışmaları durumunda , gelişen teknik ve görüntüleme yöntemleri ile sıkışan sinire kadar ulaşıp , o bölgedeki enflammasyon yani ağrı ve sıkışma yaratan çeşitli kimyasal reaksiyonları ortadan kaldırıp , ağrıyı giderecek ilaçları hemen problemli sinir etrafına yapmayı sağlayacak bir yöntemdir. Sıkışmış , problemli sinir bölgesine ağrıyı kesecek ve kas spazmını giderecek bir ilaç ve düşük doz steroid uygulaması ile özellikle ilk 6 ay ile 1 yıl arasında başvuran hastalarda % 50 - 80 oranında ağrı kesilmesi sağlanabilmekte ve bu sayede hasta hareketleri kısıtlanmadan erken dönemde gündelik hayatına dönebilmektedir. Ağrı şikayeti olmayan hasta bel sağlığı için çok önemli olan egzersizleri sorunsuz olarak uygulayabilmektedir.
2) Seçici sinir blokları - Faset steroid enjeksiyonu :
Omurlar arasında yer alan faset eklemlerden kaynaklanan ağrılarda faset eklem içi steroid uygulaması ve faset eklem medial sinir bloğu ile ağrı tedavisi , son derece başarılı sonuçları olan girişimsel ağrı tedavi yöntemlerinden biridir. Tedavinin yanısıra ağrının faset eklem kaynaklı olup olmadığının anlaşılmasına yarayan bir tanı yöntemi olarak da kullanılabilir.
- Fizik tedavi. Traksiyon , bel okulu , bel egzersizleri , ultrason uygulamaları kısa süreli rahatlama sağlayabilen uygulamalardır.
- Egzersiz. Erken dönemde tekrar hareketli yaşama dönebilmek için egzersizler ve uygulama teknikleri çok önemlidir. Hareketsizlik , hareket etmede kısıtlılık bel ağrısı tedavisini olumsuz etkileyen en önemli durumdur.
- Bel sağlığını koruma ve beli kullanma tekniklerinin öğretilmesi
- Cerrahi tedavi. Son 20 yılda gelişen tanı ve tedavi teknikleri ile artık cerrahi girişim ihtiyacı % 5 düzeyine kadar gerilemiş ve hastaların ameliyata gerek kalmadan bel sorunlarının üstesinden gelmeleri sağlanmıştır. Ancak aşağıdaki durumlarda en erken dönemde doktorunuza başvurmanız ve gerekli görülürse cerrahi tedavi için değerlendirilmeniz gerekmektedir:
1) Bel ağrısıyla beraber herhangi bir bacak veya ayakta düşüklük , ciddi kuvvet kaybı , yürüyememe
2) Ani gelişen idrar veya dışkı kaçırma veya idrar , dışkı yapamama
3) Erkeklerde ani gelişen ereksiyon kusuru
  

19/7/2007

Kandaki Sivi Oranini Kontrol Eden Denetçiler

İnsan vücudundaki su miktarı son derece önemlidir. Suyun belirli bir seviyenin altına düşmesi veya vücutta gereğinden fazla su birikmesi insan hayatı için tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır. Peki siz vücudunuz için en ideal su miktarının ne olduğunu biliyor musunuz? Dahası her an vücudunuzdaki su oranını tespit edip, gerekli miktarı sağlayabilecek önlemleri alabiliyor musunuz? Elbette ki hayır. Belki de bu satırları okuyana kadar bu konu hakkında hiç düşünmediniz bile. Çünkü vücudunuzda, bu önemli görevi sizin için kusursuzca yerine getiren olağanüstü bir sistem bulunmaktadır. Bu sistemin detayları insanı hayran bırakan birçok yaratılış mucizesi içerir. Şimdi bu sistemi inceleyelim:

Şekil 1: Hipotalamus hücreleri kandaki sıvı miktarını ölçmekle görevlidirler.
Şekil 2: Hipotalamus hücreleri, kandaki sıvı miktarı normal seviyenin altına düştüğünde, alarm durumuna geçerek gerekli önlemleri de alır.



Vazopressin hormonunun moleküler yapısı (sağda)
Şekil 3: Alarm durumuna geçen hipotalamus hücresi, derhal beynin arka kısmında bulunan hipofiz bezine bir mesaj gönderir.

Beyindeki hipotalamus hücrelerinin zarlarında alıcılar bulunmaktadır. Bu alıcılar kandaki sıvı miktarını ölçmekle görevlidirler. Dikkat edilirse, kandaki sıvı miktarını ölçenler, laborant veya doktorlar değil, gözle dahi göremediğimiz kadar küçük olan hücrenin incecik zarındaki çok minik alıcılardır. Bu alıcıların üstlendikleri görevin ne kadar büyük bir bilgi, yetenek ve teknik gerektirdiğini anlamak için şöyle bir kıyaslama yapalım: Bir insanın önüne bir şişe kan konduğunda, bu kanın içindeki sıvı oranını söyleyemez. Böyle bir hesabı yapabilmek için konu hakkında uzmanlık bilgisine sahip olması gerekir. Bu da yeterli değildir. Ayrıca gerekli ölçümleri yapabileceği bir laboratuvara ve donanıma ihtiyacı vardır. Oysa, hücre zarındaki alıcılar, hiçbir bilgileri olmadan, hiçbir donanım da kullanmadan bu ölçümü, insan yaşadığı sürece kusursuzca yaparlar. (şekil 1)
Bu küçük alıcıların sorumlulukları bununla da bitmez. Eğer kandaki sıvı oranının olması gereken seviyenin altına düştüğünü tespit ederlerse, hemen bunun için gerekli önlemi alırlar. Bu olağanüstü bir durumdur. Ayrıca alıcılar sadece sıvı oranını tespit etmekle kalmazlar, en ideal sıvı oranını da bilerek, gerekirse alarm durumuna geçerler. (şekil 2) Alarm durumuna geçen alıcı, hemen beynin arka kısmındaki hipofiz bezine mesaj gönderir. (şekil 3)


Şekil 4: Hipotalamus hücresinin gönderdiği mesajı alan hipofiz bezi, kendisinde depolanmış olan vazopressin adlı hormonu kan dolaşımına daha fazla miktarda bırakır.

Burada üstünde durulması gereken önemli sorular bulunmaktadır. Bu alıcılar hipofiz bezinin yerini ve varlığını nasıl bilmektedirler? Ayrıca, alarm durumundalarken, kendilerine yardımın hipofiz bezinden geleceğini nasıl öğrenmişlerdir? Şüphesiz bu soruların cevabı Yüce Rabbimiz'in ilhamıdır. Sonsuz kudret sahibi olan Yüce Allah, yarattığı her canlıya olduğu gibi bu alıcılara da en kusursuz ilimle görevlerini ilham etmektedir.


Şekil 5: Vazopressin hormonu üretildikten sonra, bir başka proteinin içine paketlenir.

Şekil 6: Paketlenen vazopressin hormonları hipofiz bezine transfer edilir ve zamanı geldiğinde kullanılmak üzere burada depolanır.

Hipofiz bezi, mesajı alır almaz hemen kendisinde depolanmış olan vazopressin adlı hormonu kan dolaşımına daha fazla miktarda bırakmaya başlar. Ancak burada düşünülmesi gereken bir nokta vardır: Hipofiz bezinin aldığı mesaj ne tür bir mesajdır? Başka bir organdan gelen bir mesajı hipofiz bezi nasıl anlayabilir ve mesajı nasıl değerlendirerek hemen harekete geçebilir? Bunlar olağanüstü ve şükre vesile olması gereken mucizelerdir. (şekil 4)
Hipofiz bezinin kan dolaşımına bıraktığı vazopressin ise hipotalamustaki hücreler tarafından üretilen bir hormondur. Birazdan inceleyeceğimiz son derece önemli görevleri olan bu hormonun formülünü, hipotalamustaki hücreler nereden bilmektedirler?


Şekil 7: Hipofiz bezine, kandaki su seviyesinin düştüğü haberi ulaşır ulaşmaz, hipofiz bezindeki depodan kan dolaşımına bırakılan vazopressin hormonları böbreklere ulaştırılır.

Bu hormonun formülü DNA'ya şifrelenmiştir. Elbette ki bunlar Yüce Allah'ın mucizevi yaratış delillerinden yalnızca biridir. Ayrıca hatırlatmak gerekir ki, insan vücudundaki tüm hücrelerin çekirdeğindeki DNA'larda vazopressin hormonuna ait şifreler bulunmaktadır. Ancak bu şifreyi ne karaciğer hücreleri ne mide ne de kas hücreleri kullanmamakta, sadece hipotalamus hücreleri kullanarak, bu hormonu üretmektedirler. Bu dağıtım nasıl yapılmıştır? Diğer hücrelerde bu şifreyi kullanmalarını engelleyen nedir?
Vazopressin hormonu ile ilgili harikalar bunlarla da sınırlı değildir. Vazopressin hormonu üretildikten sonra, bir başka proteinin içine paketlenerek hipofiz bezine transfer edilir ve zamanı geldiğinde kullanılmak üzere burada depolanır. Küçücük bir hücre içinde, hayal bile edilemeyecek kadar küçük yapılar, son derece kusursuz detaylarla organize edilmiş bir fabrikanın farklı birimleri gibi çalışırlar. (şekil 5,6,7)


Şekil 8: Mesaj geldikten sonra hipofiz bezindeki depodan kan dolaşımına bırakılan vazopressin hormonları, derhal böbreğe ulaşırlar. Sağ yanda böbrek kesiti görülmektedir.

Mesaj geldikten sonra hipofiz bezindeki depodan kan dolaşımına bırakılan vazopressin hormonları, derhal böbreğe ulaşırlar. (şekil 8) Bu arada hatırlatmak gerekir ki, vazopressin hormonları beyindeki hipofiz bezinden yola çıkmışlardır ve böbreklere ulaşıncaya kadar birçok organın yanından geçerler, ancak bu hormonlar sanki nereye gideceklerini, yollarını ve amaçlarını biliyorlarmış gibi, asla kaybolmadan veya başka bir organa gitmeden doğruca böbreklere ulaşırlar. Böbreklere gitmelerine dair emri nasıl almakta ve sözü edilen şuursuz moleküller nasıl olup da bu emri anlayarak yollarını bulabilmektedirler?


Şekil: 9 Böbreğe ulaşan vazopressin hormonları, böbrekteki milyonlarca mikro kanalcığın etrafında bulunan alıcılara kilitlenir. Bu alıcılar, vazopressin için özel olarak yaratılmışlardır öyle ki anahtarın kilide uyması gibi birbirlerine uygundurlar.

Böbreğe ulaşan vazopressin hormonları, böbrekteki milyonlarca mikro kanalcığın çevresinde bulunan alıcılara kilitlenirler. Bu alıcılar, vazopressin için özel olarak yaratılmışlardır ve anahtarın kilide uyması gibi birbirlerine uygundurlar. (şekil 9) Bu uygunluk nasıl sağlanmıştır? Herhangi bir insan eğer işinin ehli değilse, birbirine tam olarak uyan iki farklı şekli oluşturmakta zorlanabilir. Oysa vücut içinde bunun birçok örneği vardır. Ayrıca, her iki parça, yani vazopressin hormonu ve böbrekteki alıcılar, vücudun bambaşka yerlerindeki çok farklı hücreler tarafından inşa edilmektedirler. Buna rağmen kusursuz bir uyum meydana gelmektedir. Bu uyum ise Rabbimiz'in kullarına bir rahmetidir.
Bu kilitlenme ile böbreğe "İdrar sıvısında bulunan su moleküllerini yakala" emri verilmiş olur. Bu haberleşme sistemi sayesinde idrarda bulunan su moleküllerinin büyük bir bölümü arıtılır ve tekrar kana karıştırılır. Sonuçta idrar miktarı azaltılmış ve vücuda su kazandırılmıştır.
Eğer gereğinden fazla su içilmişse bu sefer mekanizma tam tersine işler. Kandaki su yoğunluğu yükselir. Bu yükselme sonucu hipotalamusta bulunan algılayıcılar, vazopressin hormonunun salgılanması işlemini yavaşlatırlar.(şekil 10) Vazopressin hormonu azalınca idrar sıvısı artar ve kandaki su miktarı normal seviyesine getirilmiş olur.
Bu kusursuz sistem, vücuttaki sistemlerden sadece çok küçük bir kesittir ve bu küçük kesit dahi hiçbir şeyin başıboş olmadığının, sonsuz akıl, ilim ve güç sahibi Allah'ın bu sistemi her an kontrol altında tuttuğunun delillerinden sadece bir tanesidir.

19/7/2007

VÜcuttaki Kusursuz Güvenlik Sistemi

Vazopressin hormonunun bir başka özelliği daha bulunmaktadır; kan damarlarını kasar ve böylece kan basıncını artırabilir. Bu da çok özel tasarlanmış bir güvenlik-sigorta sistemidir ve insanın özel bir yaratılışla var edildiğinin bir başka delilidir. Bu güvenlik-sigorta sisteminin çalışabilmesi için yine geniş çaplı bir planlama yapılmıştır. Kalbin kulakçık bölgesinin ve kalbe gelen damarların içine kan basıncını ölçen çok özel alıcılar yerleştirilmiştir.
Bilindiği gibi bir insanın kan basıncını ölçebilmesi için teknolojik bir alet kullanması gerekir. Bu aletler birçok farklı daldan uzmanın iş birliği ile geliştirilmiştir ve ileri bir teknoloji ile üretilmektedirler. Oysa, kalbimizde aynı görevi, çıplak gözle görmemizin imkansız olduğu, çok küçük moleküller üstlenmiştir. Peki bu alıcılar, kan basıncını nasıl ölçerler, basınçtaki farklılığı nasıl algılarlar? Bunlar hissi, duyu organları ve dahası hissettiklerini algılayacak şuurları olmayan atomlardır. Ayrıca bu alıcılar kalbe, tam olması gereken yere nasıl yerleşmiştir? Tüm bu soruların cevapları, insana Allah'ın varlığını ve O'nun ilminin yüceliğini göstermektedir.
Bu alıcılardan çıkan sinirler ise, sanki bir kablo bağlantısı yapar gibi, hipofiz bezine bağlanmışlardır. Normal kan basıncı altında bu alıcılar sürekli olarak uyarılmakta ve bu kablolar aracılığı ile hipofiz bezine durmaksızın bir elektrik akımı göndermektedirler. (şekil 11) Hipofiz bezi ise bu sinyalleri aldığı sürece, vazopressin hormonunun salgılanmasını engellemektedir. Bu bir güvenlik şirketinin çalışma sistemine benzer. Güvenlik şirketinin daima hazır olarak bekleyen görevlileri, alarm sisteminin kurulu olduğu evden olumlu mesajlar aldıkları sürece harekete geçmezler.
1
Peki, güvenlik şirketi, yani hipofiz bezi ne zaman harekete geçer? Ciddi bir kanama durumunda insan çok kan kaybeder ve damarlarında bulunan kan miktarı azalır. Bu da kan basıncının düşmesi anlamına gelir ki, düşük kan basıncı hasta açısından çok tehlikelidir.
Kan basıncı düştüğü anda damarların ve kalbin içinde bulunan alıcıların hipofize gönderdikleri sinyal de kesilir. Bu da hipofizin alarm durumuna geçmesine ve vazopressin hormonu salgılamasına neden olur. (şekil 12) Hipofizin sinyalin kesilmesini hemen fark ederek gerekeni yapması ise son derece şuurlu bir harekettir. Oysa, bu şuurlu hareketlerin tamamı bazı atomların birleşmesinden oluşan küçük moleküllere aittir.
Vazopressin hormonu derhal kan damarlarının etrafında bulunan kasların kasılmasına neden olur ve bu işlem kan basıncının yükselmesini sağlar. Oldukça kompleks olan, birbirine bağımlı çalışan ve birçok parçadan oluşan bu sistemin, üzerinde düşünülmesi gereken birçok detayı vardır.
Vazopressin hormonunu üreten hipotalamus hücreleri, kendilerinden çok uzakta bulunan damarların etrafındaki kas hücrelerinin yapısını nereden bilmektedirler?
Kan basıncının artması için bu damarların kasılmaları gerektiğini nasıl öğrenmişlerdir?
Bu hücrelerin kasılmalarını sağlayacak kimyasal formülü nasıl üretebilmektedirler?
Kalp ve hipofiz arasındaki iletişim ağının kabloları döşenip böyle kusursuz bir alarm sistemi nasıl meydana gelmiştir?
Şüphesiz ortada mükemmel bir yaratılış vardır. Ve bu insanın şuursuz tesadüfler sonucu değil, Allah'ın yaratması ile var edildiğini göstermektedir. Evrimcilerin, vücuttaki haberleşme ve alarm sisteminin tesadüfen var olduğunu, hücrelerin kendi kendilerine bu sistemi aklettiklerini, tasarladıklarını ve inşa ettiklerini iddia etmeleri büyük bir mantık çöküntüsünün sonucudur. Böyle bir iddia, bir arsaya yığılan çimento, tuğla, elektrik kablosu gibi malzemelerin, çıkan bir fırtına sonucunda önce tesadüfen bir gökdelen meydana getirdiklerini, sonra ardından çıkan ikinci bir fırtına ile bu gökdelenin içine elektrik sistemi döşediklerini, üçüncü bir fırtınada ise, binanın içine mükemmel bir güvenlik sistemi kurduklarını iddia etmeye benzer. Akıl ve vicdan sahibi hiçbir insan böyle mantıksız bir iddiayı kabul etmez. Ancak, evrimcilerin iddiası bundan daha da mantıksızdır. Yüce Allah'ın varlığını inkar etmek konusunda (Allah'ı tenzih ederiz) ısrar içinde olan evrimciler, söylediklerinin ne kadar akıl dışı olduğunu göz önünde bulundurmaksızın evrim teorisini savunurlar. Oysa Yüce Allah'ın varlığı ve gökten yere her şeyi mükemmel bir yaratılış ile var ettiği çok açık bir gerçektir.

19/7/2007

Anne Sütü Ve Oksitosin Hormonu

ANNE SÜTÜ VE OKSİTOSİN HORMONU

Anne sütü, Allah'ın yarattığı sayısız mucizeden yalnızca biridir. Anne sütünde yeni doğmuş bir bebeğin her türlü ihtiyacı bulunmaktadır. Dahası, bebeğin gelişim aşamalarında değişen ihtiyaçlarına göre anne sütünün içeriği de değişmektedir. Bilim adamlarının laboratuvarlarda dahi bir benzerini üretemedikleri anne sütünü üretenler ise, annenin göğsündeki bazı hücrelerdir. Bu hücreler, anne sütünün eşsiz formülüne sahiptirler ve ne zaman üretime başlamaları gerektiğini, ne zaman ürettikleri maddenin içeriğini değiştirmeleri gerektiğini bilirler.

Şekil 13: Anne sütünün üretiminde hormonlar adeta bir fabrikanın akıl, bilgi ve şuur sahibi teknisyen ve işçileri gibi çalışırlar.

Peki anne sütünün üretimi nasıl başlar ve bu üretim nasıl kontrol edilir? Bu sorunun cevabında yine birçok yaratılış mucizesi gizlidir. Süt üretiminde hormonal sistem ve sinir sistemi ortaklaşa görev yaparlar. Kusursuz bir bilgi akışı ve planlama sonucunda bu üretim gerçekleştirilir. (şekil 13)


Şekil 14,15 PIH hormonu prolaktin üretimini gerektiğinde yavaşlatır, gerektiğinde ise hızlandırır. Bu sayede hamileliğin ilk aylarında süt üretimi engellenmiş olur. Bu, elbette ki hormonların akledebilecekleri bir sistem değildir.

Annenin göğsünde bulunan süt bezlerini harekete geçiren çok özel bir hormon vardır. Bu hormon prolaktin hormonudur. Prolaktin hormonu hipofiz bezinden salgılanır.
Ancak hamilelik döneminin başında prolaktin hormonunun salgılanmasını kısıtlayan bazı faktörler vardır. Bu faktörleri yokuş aşağı inen bir arabanın fren pedalına basılması gibi düşünebiliriz. Araba aşağı doğru hareket etme eğilimindedir, ancak frene basılı olduğu sürece hareket edemez. Yani süt üretimi frenlenmiş olur.
Prolaktin hormonunun frenlenmesi çok yerinde bir karardır. Çünkü bebek daha doğmadığı için annenin erken süt salgılamasının bir yararı yoktur. Peki bu frene nasıl basılır? Prolaktinin gereğinden erken salgılanması nasıl engellenir? Burada mükemmel bir sistem devreye girer. Beynin hipotalamus bölgesi, prolaktin hormonunun üretimini engelleyen bir hormon salgılar. PIH (Prolaktin Inhibiting Hormon- Prolaktin Engelleyici Hormon) olarak isimlendirilen bu hormon prolaktin üretimini yavaşlatır, yani bir anlamda frene basar.


Şekil 16 Bebeğin doğumuyla birlikte östrojen salgısı azalır. Östrojenin azalması PIH'ın azalmasını sağlar. Bu işlem ayağın frenden yavaş yavaş kalkmasına ve arabanın yokuş aşağı hareket etmesine benzer. Böylece prolaktin üretimi yavaş yavaş artar. Prolaktin hormonu da süt bezlerini anne sütü üretmeleri için harekete geçirir.

Peki frene basılması nasıl sağlanır? Hamilelik döneminde üretilen östrojen isimli bir hormon, hipotalamusun frene basmasını, yani PIH üretmesini sağlar. (şekil 14, 15) Bebeğin doğumuyla birlikte östrojen salgısı azalır. Östrojenin azalması PIH'ın azalmasını sağlar. Bu işlem ayağın frenden yavaş yavaş kalkmasına ve arabanın yokuş aşağı hareket etmesine benzer. (şekil 16) Böylece prolaktin üretimi yavaş yavaş artar. Prolaktin hormonu da süt bezlerini anne sütü üretmeleri için harekete geçirir.
Ortada gerçek bir yaratılış harikası bulunmaktadır. Hamileliğin ilk aylarında süt üretimi bu tasarım sayesinde engellenmiştir. Şimdi bütün bu sistem üzerinde dikkatli bir şekilde düşünelim:
Prolaktin hormonunu üreten hipofiz hücreleri, süt bezlerini nereden tanımaktadırlar? Süt üretmekle görevli hücrelere "süt üret" emrini hangi akıl ve şuurla vermektedirler?
Doğum öncesinde prolaktin üretimini engelleyen hormonlar, sütün henüz üretilmemesi gerektiğini, bir süre daha beklenmesi gerektiğini nereden bilirler?
Bu hormonlar süt üretimini prolaktinin yaptığını ve süt üretimini engellemek için prolaktin hormonunun üretiminin engellenmesi gerektiğini nasıl öğrenmişlerdir?

19/7/2007

Kalsiyum ölçerler

Kandaki kalsiyum, miktarı, insanın hayatta kalabilmesi için son derece önemli bir faktördür. Bir insanın yaşamını sürdürebilmesi için nasıl nefes almaya ve su içmeye ihtiyacı varsa, kanında belli bir miktarda kalsiyum bulunmasına da ihtiyacı vardır. Kandaki kalsiyum miktarı olması gerekenin altına düştüğünde, insan yaşamını yitirir.
Kalsiyum, vücudumuzda birçok hayati fonksiyonun gerçekleşmesini sağlar. Kalsiyum olmadan kan pıhtılaşmaz, bu durumda küçük bir yara veya kesik dahi insanın kan kaybından ölmesine neden olabilir. Kalsiyum sinir uyarılarının iletilmesinde de çok önemli bir rol alır. Kalsiyum aynı zamanda kasların çalışmasını ve kemiklerin sağlamlığını da sağlar. Yetişkin bir insan vücudunda yaklaşık 2 kg kadar kalsiyum bulunur. (şekil 17) Bu kalsiyumun yüzde 99'u kemiklerde depo edilmiştir. Geri kalanı ise metabolizma ile ilgili işlevlerde kullanılır. Vücut fonksiyonlarının devam etmesi için de yaklaşık olarak 0.5 gramlık kalsiyumun kanda dolaşması yeterlidir.
2
Şimdi şu hayali örnek üzerinde düşünelim: Önünüze özel bir şişe içinde 1 litre kan konulmuş olsun. Ve bu kanın ameliyatta bekleyen bir hastaya nakledileceği, ancak bir problem olduğu söylensin. Bu kanın içinde kalsiyum eksikliği bulunduğu, ancak ne kadar eksik olduğunun tespit edilemediği belirtilsin. Ayrıca size kullanmanız için büyükçe bir kapta kalsiyum tozu da verilmiş olsun ve sizden eksik miktarı tamamlamanız istensin. (şekil 18)
Acaba ne yapardınız?


Şekil 18: Paratiroid bezinin görevi, gece-gündüz kanınızda ne kadar kalsiyum bulunduğunu ölçmek ve kalsiyum oranını en ideal ölçülerde tutmaktır. Kandaki kalsiyum miktarıının eksildiğini tespit ettiğindeyse, hemen bunun önlemini almaktadır.

Öncelikle yapmanız gereken, önünüzdeki kanda ne kadar kalsiyum bulunduğunu ölçmek olacaktır. Ancak bunun için çok gelişmiş teknolojik aletler gereklidir ki, buna zaman ve imkan o an için yoktur. Bu durumda oldukça çaresiz kalırsınız.
Ancak tüm insanların vücudunda her an kalsiyum oranını hesaplayarak gerekli önlemleri alan muhteşem bir mekanizma bulunmaktadır: Tiroid bezi ve tiroid bezinin içerisine gömülmüş bulunan bir başka hormonal bez olan paratiroid bezleri, vücutta kalsiyum dengesinin sağlanması için son derece akılcı bir plana uyarak çalışırlar. Özellikle paratiroid bezinin tek görevi, bütün ömrünüz boyunca, gece-gündüz kanınızda ne kadar kalsiyum bulunduğunu ölçmek ve kalsiyum oranını en ideal ölçülerde tutmaktır. (şekil 19)
Paratiroid bezi ürettiği son derece özel bir yaratılışa sahip parathormon vasıtasıyla kanda bulunan kalsiyum oranına müdahale eder. Eğer kanda kalsiyum miktarı düşerse hemen parathormon salgılar.
3 (şekil 20)


Şekil 19: Paratiroid bezi kandaki kalsiyum miktarı düşünce hemen parathormonu salgılayarak duruma müdahele eder.
Şekil 20: Parathormon, üç ayrı yöntem kullanarak kandaki kalsiyum miktarını artırır.

Paratiroid bezi küçük bir et parçasıdır. Hücrelerin biraraya gelmesinden oluşan bir et parçası, önünden akan kan ırmağı içinde bulunan kalsiyum atomlarını nasıl tespit eder? Gözü, kulağı, elleri olmayan hücreler, kanda bulunan tuz, glikoz, yağ, amino asitler, proteinler, hormonlar, enzimler, laktik asit, karbondioksit, azotlu atık, sodyum, potasyum, üre, ürik asit, demir, bikarbonat gibi binlerce farklı madde arasından kalsiyum atomlarını nasıl teşhis edebilir? Hücre, kalsiyumu nasıl tanır? Kalsiyumun kanda ne kadar bulunması gerektiğini nereden bilir? Kalsiyum miktarını hangi şuur ile ölçer? Kalsiyumun az mı yoksa fazla mı olduğuna nasıl karar verir?
Bu noktada tekrar hatırlatmak gerekir ki, bu hücreler akıl ve şuur sahibi olmayan, milimetrenin ancak %1'i büyüklüğünde varlıklardır. Bu varlıkların bizim adımıza kandaki kalsiyum miktarını başarı ile ölçebiliyor olmaları, sonsuz ilim sahibi Yüce Allah'ın yaratışının delillerinden sadece bir tanesidir.
Paratiroid hücreleri yaptıkları ölçümler sonucunda kalsiyum miktarının düştüğüne karar verirlerse hemen parathormon salgılarlar. Peki parathormon kalsiyum miktarını nasıl yükseltecektir? Bu küçük molekül nereden kalsiyum bulabilecektir? Parathormon, her biri için çok geniş biyoloji bilgisine sahip olunması gereken 3 ayrı yoldan kan için kalsiyum kaynağı bulur:
1. Kemiklerde bol miktarda kalsiyum bulunur. Parathormon, kalsiyumun bir kısmını kemiklerden ödünç alır. Kemik hücreleri, kalsiyumu depolarlar ve normal şartlarda bırakmak istemezler. Ancak parathormonun formülü ile karşılaştıklarında doğal olarak bir miktar kalsiyumu serbest bırakırlar. (şekil 20)


Kandaki milyonlarca molekülün içinden kalsiyumu tespit edip, sonuca göre önlem alabilen paratiroid bezleri.

2. İdrarla birlikte bir miktar kalsiyum vücuttan atılmaktadır. İdrardaki kalsiyumun tekrar kana karıştırılması gerekmektedir. Bunun içinse, böbrek hücrelerinin idrardaki kalsiyum moleküllerini yakalamaları ve geri almaları gerekir. Bu kez parathormon böbrek hücrelerine bu emri verir ve böbrek hücreleri bu emre itaat ederek, kalsiyum moleküllerini geri toplarlar. (şekil 21)
3. Son yöntem ise, vücuda giren kalsiyumun en fazlasıyla kullanıma geçirilmesidir. Yediğiniz besinlerdeki kalsiyumun kana karışması ince bağırsakta gerçekleşmektedir. Ancak kalsiyumun geri emilmesi için bağırsak hücrelerinin aktif hale gelmiş D vitaminine ihtiyaçları vardır. Bu noktada büyük bir problem ortaya çıkmaktadır; çünkü yediğiniz besinler yoluyla elde ettiğiniz D vitamini aktif halde değildir.
4 Bağırsaklarınızın daha çok kalsiyum emmesi, dolayısıyla kandaki kalsiyum miktarını artırmanız için bu problemi ortadan kaldırmanız gerekmektedir. Yani aktiflenmemiş D vitamininin kimyasal yapısını değiştirecek ve aktiflenmiş bir hale getirecek çok özel bir molekül bulmak zorundasınız. Bu molekül yine parathormondur. (şekil 22)


Şekil 20: Parathormon ihtiyaç durumunda kemiklerde depolanan kalsiyumu ödünç alır.
Normal şartlarda kalsiyumu bırakmak istemeyen kemikler parathormon ile karşılaştıklarında bir miktar kalsiyumu serbest bırakır.

Şimdi bu noktada çok dikkatli bir şekilde düşünmek gerekir. Kanda bulunan kalsiyum miktarının artırılması için birbirinden bağımsız 3 farklı yol bulunmaktadır ve birbirinden çok farklı bu üç sistemin çalışmaya başlamasını sağlayan anahtar aynıdır. Bu anahtar üç sistemin de kontağını çevirmektedir. Daha da hayranlık uyandırıcı olan, birbirinden çok farklı yapıda bulunan ve çok farklı çalışma şekilleri bulunan bu sistemlerin kontakları çevrildiği zaman, elde edilen sonucun aynı olmasıdır: "Kanda bulunan kalsiyum miktarını artırması."


Şekil 21: İçinde kimyasal maddeler bulunan bir nehirden aradığınız kimyasalı bulmak için bir uzman olmanız, gerekli teknoloji ve bilgiye sahip olmanız gerekir. Oysa hormonlar hiçbir donanıma sahip olmadan bunu tek başlarına büyük bir başarıyla yerine getirirler.

Peki bu hormonun formülünü paratiroid hücreleri nasıl bulmuşlardır? Bu molekülün, kemikleri, böbrekleri ve D vitaminini etkileyeceğini nasıl bilmişlerdir? Nasıl olmuş da tarih boyu yaşamış milyarlarca insanın paratiroid bezi –hastalık vakaları dışında- bu doğru formülü üretmeyi başarmıştır? Kemiklerin kalsiyum depoladıklarını, idrar içinde atılmak üzere olan kalsiyum bulunduğunu ve ince bağırsak hücrelerinin kalsiyum emmek için aktif D vitaminine ihtiyaçları olduğunu, paratiroid hücreleri nereden bilirler? Bu üç sistemi çalıştıracak formülü nasıl bulmuşlardır? Şuursuz hücreler insanı dahi aciz bırakan bu akıl gösterisini nasıl yaparlar?
Hücrelerin üzerinde tecelli eden bu akıl ve planlama, elbette hücreleri de, kalsiyum molekülünü de, insanı da yoktan var eden, insanı kalsiyum molekülüne muhtaç bir şekilde yaratan, sonra bu ihtiyacın karşılanması için kusursuz bir sistem var eden, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah'tır. Şüphesiz Allah'ın şanı çok Yücedir.

Kategorilerim

    Arkadaşlarım

    Bağlantılarım

    Blogcu ile yapıldı